18 Ekim 2021

Hoca Ahmed Yesevî

Gavsü’l-Vasılîn Hazret Sultanü’l Arifîn Pîr-i Türkistan Hâce Ahmed Yesevî -Hayatı, Eseri ve Etkileri-

Ahmed Yesevî’nin hayat hikâyesini konu edinen tüm metinler temelde halk arasında söylenegelmiş menkıbelere dayanır. Bu menkıbelerin asırlar içerisinde bazı hayâlî unsurlarla genişletilerek -ve hattâ gerçek hikâyeden saptırılarak- yazılı metinlere dönüştürülmüş olması konuya eleştiri gözlüğü ile bakanlar tarafından öne çıkartılmaktadır. Oysa halk söylenceleri konusunda uzman olan bütün bilim insanlarının ortak kanaati, halk muhayyilesinde anonim olarak oluşturulan menkıbelerin tamamında daima hakikat unsurunun gizlenmiş halde –şu veya bu oranda ancak mutlaka- varlığını sürdürdüğüdür. Bu açıdan bakıldığında menkıbeler, Ahmed Yesevî gibi asırlarca önce yeryüzünden ayak çekmiş herhangi bir tarihî şahsiyetin veya Abdulkerîm Satuk Buğra Han’ın Müslüman oluşu gibi bir vakıanın millî vicdana akseden görüntüsünü yansıtır.

Hazret Sultan Yesevî, bütün Türkistan coğrafyasında Hazret-i Türkistan, Pîr-i Türkistan olarak bilinir. Yesevî’nin ‘Pîr-i Türkistan’ ünvânının bir yakıştırma olmadığını gösteren bir rivayeti “Mantıku’t-Tayr” kitabında kayda geçiren ve böylece tarihe not düşen ünlü sûfî yazar Ferîdüddîn Attâr’dır.(1) Sadece menkıbeler değil, sayıları kısıtlı olsa da dönemin tarihî kaynakları da Hoca Ahmed Yesevî’nin büyüklüğünü yansıtan ibâreler ile doludur. Bir örnek vermek gerekirse Türkistan kültür tarihinin en önemli isimlerinden Alî-şîr Nevâî Hazret Sultan Yesevî’den şöyle bahseder: “Türkistan ülkesinin Şeyhu’l meşâyıhıdır. O’nun mezarı, Türkistan’da Yesi denen yerde olup Türkistan halkının kıble-i duâsıdır.”(2)

Hâcegân hanedânı olarak bilinen Nakşibendiyye tarikatının mürşidlerini konu alan Reşâhât kitabının ilk kısmında Ahmed Yesevî ve takipçilerine yer verilmiş olması çekicidir.(3) Ahmed Yesevî, bu tarihî eserde -ve bu eseri kaynak gösteren diğer yayınlarda- Türk tasavvufundaki yeri vurgulanarak “ser-halka-i meşâyıh-ı Türk” (=Türk velilerinin kolbaşçısı) olarak tarif edilir.(4)

Ahmed Yesevî’nin hayat hikâyesi hakkındaki gerçeklik unsurlarını taşıyan ve tarîkatının temel unsurlarını yansıtan en önemli yazılı kaynak, hayatının çeşitli kesitlerini dile getiren şiirleri de içeren Dîvân-ı Hikmet’tir. Diğer önemli kaynaklar ise Yesevîyye yolunda Ahmed Yesevî’nin mirascısı olan Süleyman Hakîm Ata, Sûfî Muhammed Dânîşmend, Hüsâmeddin Sığnakî, Safîyyüddîn Orun-koylakî, Sultan Ahmed Hâzinî gibi sûfîlere atfedilen eserlerdir.

Yâ Hazret Sultan Hâce Ahmed Yesevî Kaddesallahu Sırrahu
[HAT: Hüseyin KUTLU  TEZHİB: Müzehher BİCE]

Ahmed Yesevî, Batı Türkistan’da, -bugünkü Kazakistan Cumhuriyeti’nin güneyindeki- Çimkent şehri yakınlarında (yaklaşık 10 km. mesafede) bulunan Sayram kasabasında dünyaya gelmiştir. Ahmed Yesevî’nin doğduğu yıllarda Sayram, Batı Karahanlılarının egemenliği altında idi. Sayram kasabası, Ahmed Yesevî’nin küçük bir çocukken geldikten sonra hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Yesi (= Türkistan) kentine yaklaşık 150 km.lik bir mesafededir. Ahmed Yesevî’den intikal eden şiirleri bir araya getiren “Dîvân-ı Hikmet”te yer alan iki ayrı hikmetinde kendisi de doğum yeri ve yurdunu Türkistan olarak bildirmektedir.

Ahmed Yesevî’nin doğum yılı kesin olarak bilinmemekle birlikte kendisine izafe edilen “Fakr-nâme” adlı risalede yer alan 73 yıl yaşadığı ve 1166 yılında öldüğü şeklindeki bilgiler gözüne alındığında 1093 yılında doğduğu kabul edilmelidir. Yûsuf Hemedânî (1049–1140)’ye intisabı ve halîfelerinden üçüncüsü olduğu şeklindeki tarihî veriler de dikkate alınırsa miladın 11. yüzyılının ikinci yarısında doğduğuna işaret eden 1093 yılında doğmasının 120–125 yıl yaşadığı (dolayısıyla 1041–1046 yıllarında doğduğu) şeklindeki rivayetlere göre daha fazla gerçeklik payı olduğu görülür.
Kazakistan’da Emirbek Kurbanoğlu Müminov ile Zikiriya Zamanhanoğlu Candarbekov’un kaleme aldığı bir Neseb-nâme Risalesi’nde; Hazret Sultan Yesevî’nin soykütüğü net olarak ortaya konulmuştur. Bu şecere Ahmed Yesevî’nin ağabeyi Sadreddin Şeyh’in öz torunu olan ve Ahmed Yesevî’nin vefatından sonra bir süre de Yesevîyye tarîkatının merkez dergâhının post makâmında mürşîd olarak oturan Safiyyüddin Orun-Koylakî tarafından onüçüncü asrın ilk yarısında hazırlanmış ve nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır.(5)

Bu şecereye göre Hazret Sultan Yesevî’nin şeceresi şu şekilde Hz. Ali (r.a.)’in oğlu İmam Muhammedü’l-Hanefî b. Aliyyü’l-Murtaza’ya kadar ulaşmaktadır:
Hz. Ali > Muhammed Hanefî > Abdul-Fettah > Abdul-Cebbar > Abdul-Kahhar > Abdur-Rahman > Kutb-ı Türkistan Hoca İshâk Bâb > Harun Şeyh > Mü’min Şeyh > Musa Şeyh > İsmail Şeyh > Hasan Şeyh > Hüseyin Şeyh > Osman Şeyh > Ömer Şeyh > Muhammed Şeyh > İftihar Şeyh > Mahmud Şeyh > İlyâs Şeyh > İbrâhim Şeyh > Hazret-i Sultanü’l Ârifîn Hoca Ahmed Yesevî…

Kaynakların üzerinde ittifak edip birleştiği bir rivayete göre Ahmed Yesevî, daha çocuk denilecek kadar küçük bir yaşta iken anne ve babasını kaybederek hem öksüz hem de yetim kalmıştır. Şeyh İbrâhim’in vefatıyla yedi yaşında yetim kalan Ahmed’in, ablası Gevher Şahnâz’ın koruması altında kalması annelerinin daha önce dünyadan göç ettiğinin bir kanıtıdır.

Ahmed Yesevî ilk eğitimini kendisi altı yaşlarında iken vefatına kadar babası İbrâhim Şeyh’den ve Sayram’ın önde gelen âlimi Şehabeddin İsficabî’den almıştır. Babası İbrahim Ata’nın da bir şeyh olduğu ve Yesi’deki halîfesi Mûsâ Hoca’nın Âişe Hoştâc isimli kızını Ahmed Yesevî ile evlendirdiği şeklindeki rivayetler dikkate alınırsa, Yesevî’nin bu akraba çevresinden de nitelikli bir tasavvufî eğitim almış olabileceği anlaşılır.

Ahmed Yesevî’nin ilk gençlik yıllarını Yesi’de Arslan Baba eğitiminde geçirmesi sözkonusudur. Ahmed Yesevî’nin manevî eğitimini aldığı kaynaklar arasında “Arslan Baba” ismi, hem çeşitli menkıbe ve rivayetlerde hem de Ahmed Yesevî’ye ait hikmetlerde ortaklaşa olarak belirtilen; zâhirî ve tasavvufî eğitimini üstlenen bir isim olarak dikkat çeker. Arslan Baba, babası İbrâhim Şeyh öldükten sonra Sayram’dan Yesi’ye geldiğinde, yedi yaşında babasından yetim kalan Ahmed Yesevî’nin hem mürşîdi hem de manevî babası olmuştur. Arslan Baba’nın, bu görevi Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’ın manevî işaretiyle üstlendiği de nakledilir. Ahmed Yesevî’nin gerek kendi hikmetlerinde, gerekse çeşitli kaynaklarda manevî feyz aldığı kaynaklar arasında Hazret-i Hızır a.s. (aleyhi’s-selam) da zikredilir.

Günümüz tasavvuf araştırmacılarından Dr. Nâdirhan Hasan’ın tesbitlerine göre, Safî’nin Reşehât (15. yüzyıl), Hazînî’nin Câmiü’l-Mürşîdîn, Cevâhirü’l Ebrâr, Menbâü’l-Ebhâr (16. yüzyıl), Âlim Şeyh Azîzân’ın Lemehât min nefehâti’l-kuds (17. yüzyıl), Muhammed Şerif Buharî’nin Hüccetü’z-zâkirîn (17. yüzyıl), Şeyh Zinde Ali’nin Semerâtu’l-meşâyıh (17. yüzyıl), Gulam Server Lahurî’nin Hazînetü’l-asfiyâ (18. yüzyıl), müellifi belirsiz Risaletü’l-meymûne, Kemâleddin Harîrîzâde’nin Tibyânü vesâili’l-hakāyık, Hüseyin Vassâf’ın Sefîne-i Evliyâ (19. yüzyıl) eserlerinde Arslan Baba adı anılmakta ve mezkûr eserlerin hepsi Arslan Baba’yı, döneminin ünlü sûfîlerinden biri olarak kaydetmektedir. Sefînetü’l-evliyâ müellifi Dârâ Şukuh (ölümü: 1659) ise Arslan Baba’yı “azîm-i meşâyıh-ı Türk” (Türk şeyhlerinin ulusu) olarak anar. Kendisini Arslan Baba soyundan gösteren 16. yüzyılın Yesevî sûfîlerinden Hoca Hasan Nisârî ise Müzekkir-i Ahbâb adlı tezkiresinde Ahmed Yesevî’nin hayatı ve silsilesine dair bilgi verirken, Arslan Baba’nın Ahmed Yesevî’ye hurma getirmesi vakıasını nakleder.

Arslan Baba’nın tarihî Otrar şehri yakınlarındaki türbesi de Emîr Timur tarafından inşa ettirilmiştir. Yesi’nin güneyinde yer alan ve Moğollar tarafından yağmalanıp toprak altına gömülen Otrar şehri, günümüzde Emîr Timur’un ölümüne tanıklık etmiş bir harabeler yığınından ibarettir. Emîr Timur tarafından inşa ettirildikten sonra tabiî etkilerle yıpranan Arslan Baba Türbesi, Kazak hanları tarafından tamir ettirilmiştir.
Arslan Baba nezdindeki manevî eğitimi sonrasında, henüz genç sayılabilecek bir çağında olan Ahmed Yesevî, zâhirî ve bâtınî eğitimini tamamlamak için devrin en önemli bir İslâm kültür mer¬kezi olan Buhara’ya gidecektir. Menkıbe, Buhara’ya gidişin Arslan Baba işareti ile olduğunu nakleder ki tasavvufî şahsiyetlerin hayat seyrinde bu türden işaret ve yönlendirmelerin ne kadar etkili olduğu iyi bilinen bir durumdur.
Menâkıb kitapları Ahmed Yesevî’nin Arslan Baba’nın vefatına yakın verdiği işaretle Buhara’ya giderek oranın en tanınmış mürşîdi Şeyh Yûsuf Hemedânî’ye intisab etmiştir. Ahmed Yesevî, Yûsuf Hemedânî’nin ruhanî eğitimi altına girdiği esnada -hikmetlerinden çıkardığımız bir hüküm ile- yirmi yedi yaşındadır.

Hâce Yûsuf Hemedânî, Alî Şir Nevâî ’nin ‘Nesâyimu’l-Mahabbe min Şemâyimi’l-Fütüvve’ adlı eserinde ise zâhir ve bâtın ilimlerine sahib ‘zül-cenaheyn’ bir âlim, ârif-i billah, ihsan makâmına yükselmiş bir ermiş, kerâmetleri zâhir ve manevî makâm sahibi bir mürşîd olarak gösterilmiştir.(6)
Hazînî, Menbâü’l-Ebhâr kitabında Yesevîlik’i Hz. Ebûbekir’den gelen bir tarîkat olarak gösterir ve Yûsuf Hemedânî’nin silsilesini şu şekilde verir:
Hz. Muhammed > Ebû Bekiri’s-Sıddîk > Selmânü’l-Fârisî > Şeyh Ebû’1-Kâsım-ı Nebîre > İmâm Ca’fer-i Sâdık > Sultânü’l-ârifin Bâyezîd-i Bistâmî > Ebû’l-Hasan Harakânî > Ebû’l-Kâsım Gürgânî > Ebû’l-Ali Farmedî> Yûsuf Hemedânî.

Yesevîyye tarîkatının temelinde yer alan kuralların Hazret Sultan Yesevî’yle ilişkisi ve seyr ü sülûk eğitimi konusundaki özel ilgisi belgelenmiş olan Yûsuf Hemedânî tarafından belirlenmiş olduğu kabul edilebilir. Yûsuf Hemedânî’nin Hâcegân silsilesi de denilen Nakşbendiyye silsilesinde de yer aldığı düşünülürse Yesevîyye ve Nakşbendiyye’nin ‘Kurucu Ortak Pîr’i olarak adlandırılması mümkündür.

Hemedânî’nin ölümünü müteakip ilk iki halîfesi Abdullah Berkî (ölümü: 1161) ve Hasan Endakî (1073–1157)’nin vefatından sonra Hazret Sultan Yesevî bir süre Buhara’da dergâhın sorumlusu olarak irşâd makâmında bulundu. Yesevî’nin Buhara’lı sûfîlere rehberlik ve Mâverâünnehir’deki irşad döneminin ne kadar sürdüğü bilinmemektedir. Buhara’da halkın tasavvufî yönden irşadı ile meşgul olan Yesevî bir süre sonra sonra, bütün dervîşlerini halefi olan Abdul-Hâlık Gucduvânî’ye ısmarlayarak atayurdu olan Türkistan’a dönmüş ve Yesi’ye gelmiştir. Hazret Sultan Yesevî’nin ata yurduna dönüşünün hangi tarihe rastladığına dair bile kesin bilgimiz yoktur.

Ahmed Yesevî bundan sonraki hayatında ölüm tarihi olan 1166 yılına kadar Türkistan bozkırlarına ruh verecek olan irşad faaliyetini Yesi merkezli olarak sürdürecektir.

Ahmed Yesevî’nin sünnet-i nebeviye olan bağlılığının derecesini gözler önüne seren bir rivayete göre Ahmed Yesevî, Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetine bağlılığı sebebiyle altmışüç –milâdi takvime göre altmışbir- yaşına geldiğinde bir yeraltı mescidi kazdırmış ve ömrünün son yıllarını bu mescidde ibadet ve riyâzet ile meşgul olarak tamamlamış ve âdeta fiilî bir, ölmeden önce ölüm deneyimi yaşamıştır.

Hazret Sultan Yesevî’nin yeraltına çekilişini, dünya üzerindeki hayat ile ilgiyi kopartmak olarak değerlendirmek yanlıştır. Yesevî’nin yer altı hücresindeki hayatının oldukça uzun süreli olduğu hakkındaki rivayetler ve hikmetlerin büyük bir bölümünün yeraltındaki hücrede inziva esnasında söylenmiş ve kayda geçirilmiş olduğu hakkındaki bilgiler bu yeraltı hayatının tasavvufî eğitim ile ilgili aktivitelerin ve Yesevî’nin irşad misyonunun bir parçası haline getirildiğinin göstergesidir. Yesi’deki Yesevî mescidi altındaki bu kutlu halvethane, yeryüzünden 2-3 metre derinlikte inşa edilmişti. Ahmed Yesevî’nin yer altında uzun süren bir halveti yaşadığı ve mescidinden bir merdiven ile inilen hücresinin kalıntıları bugün de ziyaret edilebilmektedir.

Hazret Sultan Yesevî’nin altmışüç yaşına geldiğinde Hz. Rasûlullah’ın altmışüç yaşında vefat edip toprağa verilmesinden ilham ile yer altı hücresinde inzivaya çekilmesi Türkistan’da ‘altmışüç yaş’ ile ilgili bir geleneğin teşekkülüne yol açmıştır. Hayatının son döneminde Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetine uygun yaşamakla şefaatine nail olunacağına duyulan inanç, bu geleneğin temelini teşkil eder. 63 yaşı toyunu veren aksakal, bir yerde toplum önünde artık hayatını Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetinden hiç ayrılmamak üzere sürdürmeğe söz verdiğini taahhüt eder.

Ahmed Yesevî’nin ölümsüz eseri, “Dîvân-ı Hikmet”te Ahmed Yesevî’nin yer altında uzlete çekilişini ve uzlet hayatı esnasında yaşadığı manevî halleri anlatan hikmetler önemli bir yer tutar. Esasen Dîvân-ı Hikmet’ten anlaşıldığına göre hikmetlerinin büyük bir kısmı da ilahî ilham ile bu mekânda Ahmed Yesevî’nin dilinden dökülmüş ve yanındaki dervîşler tarafından kağıt üzerine tesbit edilmiştir.

Rivayetlerin de işaret ettiği gibi, şeriat emirlerine riayeti hikmetlerinde açık seçik görülen Hazret Sultan Yesevî’nin hiç değilse Cum’a namazlarını kılmak için camii cemaatine katılmak üzere halvet hücresinden dışarıya çıktığı kolayca tahmin edilebilir. Rivayetlere göre Cum’a günleri, Hazret Sultan Yesevî’nin yer altı halvethanesinden çıkarak Cum’a namazına katılması sonrasında mescid avlusunda toplu halde icra edilen cehrî ve hararetli zikir meclisleri ikindi namazına kadar sürmekteydi. Bu şekilde bir bayram yerine dönen Yesi’de coşkulu zikir meclisi ardından Hazret Sultan Yesevî’yi ziyarete gelen binlerce ziyaretçiye Türkistan pilavı ikram edilirdi. 15. yüzyıl başlarından itibaren, bu pilav ikramına türbeye Emîr Timur tarafından armağan edilen ve dört ton su aldığı ifade edilen büyük dökme kazandan ziyaretçilere şerbet sunulması da eklenmiştir.

Hazret Sultan Yesevî’nin ölüm tarihi, muhtelif menâkıb ve tabakât kitaplarının ortak verilerine göre, H. 562 (M. 1166)’dir. Ahmed Yesevî, vefatından sonra dinî aktivitesinin merkezi olan ve hayatının büyük bir kısmını geçirdiği Yesi şehrinde bulunan dergâhının bahçesinde defnedilmiş ve üzerine mütevazi bir kabir inşa edilmiştir. Hazret Sultan Yesevî’nin vefatından asırlar sonra bu küçük makâmın yerinde Emîr Timur tarafından bugün bütün Asya’nın en görkemli anıt-mezarı olan Yesevî Külliyesi inşa edilecektir.

Ahmed Yesevî’nin Eseri: Divân-ı Hikmet

Yesevî mirası sözkonusu olduğunda Ahmed Yesevî hikmetlerinden derlenen Dîvân-ı Hikmet’i mutlaka hatırlamak gerekir. Ülkemizde Yesevîlik ile ilgili akademik çalışmalar, -neredeyse tamamen-, Dîvân-ı Hikmet araştırmalarına inhisar ettirilmiştir. Ahmed Yesevî hikmetlerinde birçok kez dalgıç gibi mânâ denizlerine dalarak hakikat incileri derlemekten söz eder. Bu değerlendirmeyi Dîvân-ı Hikmet için de yapmak ve bir mânâ denizi olarak vasıflandırmak mümkündür. Her bir hikmette yer alan, her bir mısra insanı bazen uçsuz-bucaksız bir okyanusun kenarına kadar götürür ve hattâ okur bir anda sırlar okyanusuna dalar, gider. Dîvân-ı Hikmet, bu özelliği ile, sayfalara basılan satırlar yanında yüzyıllardır dilden dile; gönülden gönüle aktarılıp -sözlü bir gelenek teşkil ederek- Türkistan bozkırlarında asırlardır yaşatılmış ve bugün de yaşatılmaktadır.

Ahmed Yesevî’nin Tarikatı: Yesevîlik

Hazret Sultan Yesevî’nin ‘Yesevîyye’, ‘Yesevîlik’ gibi isimlerle anılan eğitim metodu, İslâm tasavvuf geleneğinin bir parçasıdır. Türkistan’da Yesi kenti merkezindeki maddî ölçülerle küçük olduğu asla söylenemeyecek, fakat asıl önemlisi mânâca çok muazzam olan Yesevîlik âsitânesi olan dergâhında eğittiği ve o zamanın bilinen dünyasının dört bir köşesine gönderdiği temsilcileri ile kısa sürede dünya tarihini etkileyecek bir manevî akım oluşturan kurucusu da bir tarîkat önderidir. Yesevî’nin insan, şair, düşünür, olarak tüm nitelikleri tasavvufî işlevi göz ardı edilerek anlaşılmaz ve kavranamaz.
Şah-ı Nakşbend olarak bilinen Bahaeddîn Buharî’nin manevî eğitimi, üveysiyyet kanalından Abdul-Hâlık Gucduvânî etkisinde olduğu için Ahmed Yesevî de Hâcegân silsilesine dâhil edilebilir. Nakşbendîlik bir yandan Bahaeddîn Buharî’nin mürşîdleri Kusem Şeyh ve Halil Ata vasıtasıyla Yesevîlik etkisine girdiği gibi, diğer yandan da Yûsuf Hemedânî halîfeliğinde Abdul-Hâlık Gucduvânî ile halef-selef olmaları, itibarıyla da birçok yönden Yesevîlik ile benzerlik gösterir.(7)

Ahmed Yesevî’nin büyük manevî tasarrufu ile yayılan ve asırlardır yaşayan Yesevîyye tarîkatı, “bir Türk tarafından ve Türkler arasında kurulmuş olan ilk tarîkat”tır.(8) Bu tarîkat Türklüğün sadece gönül gözünü ışıtıp, ruhunu manevî zevklerle süslemekle kalmamış, Türklüğe asırlar boyu yeni hedefler ve fetihler nasib eden bir kaynak olarak etkisini bugünlere kadar taşımıştır. Yesevîyye’den gelen tarîkatlar olarak kabul edilen bütün dünyada yaygın olan ve sülûk silsilesi bakımından Ahmed Yesevî’ye doğrudan irtibatlı Nakşbendîyye ve Bektâşîyye tarîkatları ile Kübrevîyye, Çiştiyye gibi Türk kökenli sûfîlere isnad edilen daha lokal tarîkatlar da bir derecede bu çerçevede değerlendirilebilir.

Ahmed Yesevî, -tıpkı mürşîdi Yûsuf Hemedânî gibi- Hanefî mezhebinde bir fakih, bir şeriat âlimi olduğundan şerîatle tarîkatı ustalıkla kaynaştırdı; dinî emirler karşısında dikkatsizliğin tarîkat adâbıyla bağdaşamayacağını yaymağa çalıştı. Ahmed Yesevî’nin haleflerinden, öz yeğeni Sûfî Muhammed Dânîşmend’in Mir’âtü’l-kulûb isimli eserinde Yesevî’den naklettiği “âhir zamanda sahte şeyhlerin ortaya çıkacağı ve bunların Ehl-i Sünnet’i sevmeyeceği” şeklindeki rivayetler ile Yesevî şeyhlerinden Hoca İshâk’ın Hadîkâtü’l-ârifîn’inde İmâm Ebû Mansûr Mâturîdî’ye atıf yapılması ve Yesevî kaynaklarında cehrî zikri müdâfaa için sürekli Hanefî fıkıh kitaplarına referans yapılmış olması, Yesevîyye mensuplarının diğer Türkistan Türkleri gibi Mâturîdî ve Hanefî olduğunu göstermektedir.(9)

Bir insan olarak Ahmed Yesevî’den Türk yurtlarına kalan miras düşünüldüğünde Yesevîyye Mürşidleri ve Yesevîyye Tarîkatı olarak iki unsur öne çıkar. Ahmed Yesevî, Yesi’ye yerleştikten sonra Türkistan’ın her yerinden gelen ve eğitimini tamamladıktan sonra bütün Türk yurtlarında İslâm’ı tebliğ ile görevlendireceği mürîdlerine İslâm’ın zâhirî ve bâtınî inceliklerini öğretir ve irşad görevi ile dünyanın değişik köşelerine yönlendirir; farklı ülkelerde görevlendirirdi. Ahmed Yesevî’nin Türk yurtlarında kendinden önce ve sonra benzeri görülmedik kalıcı bir etki bırakmasındaki en önemli faktör, yetiştirdiği ve Türk dünyasının dört bir tarafına gönderdiği mürîdleri olmuştur.

Yesevîlik hakkındaki kaynaklar incelendiğinde Yesevî etkisinin dünya üzerinde başlıca üç Türk sahasında yayılmış olduğu görülmektedir: Hazar Denizi’nin Doğu kıyılarından Çin seddine kadar uzanan uçsuz bucaksız Türkistan bozkırları, Doğu Türkistan sahasının kuzeyinde İdil boyunca uzanarak Kazan etrafına kadar giden Kıpçak sahası ve Hazar’ın batısında Azerbaycan’dan başlayıp Anadolu’yu boydan boya içine alarak Rûmeli’ye atlayan Oğuz sahası. Bu durum aynı zamanda bugün üzerinde Türk topluluğu yaşayan hiçbir yeryüzü parçasının Yesevî etkisinden uzakta kalmadığını da ifade eder.

Yesi’deki dergâhında etrafına toplanan, çevresinde halkalanan Türkler, Buhara, Semerkand veya Horasan şehirlerinde olduğu gibi Arapça’ya, Fars dili ve edebiyatını bilen; İslâmî ritüeller ile ülfet etmiş sûfîler değil, İslâm’la yeni tanışmış, fakat çok güçlü bağlarla inancına bağlanmış, saf inançlı, duru gönüllü, temiz yürekli insanlardı.

Bu durumu dikkate alan Ahmed Yesevî, mürîdlerine, anlayabilecekleri bir dil ile, Türkçe hitab etmek zorunda olduğunu fark etmiş olmalıdır. Ahmed Yesevî’nin hafî zikrin revaçta olduğu Buhara’dan Yesî’ye döndükten sonra organize ettiği dergâhında düzenlediği zikir meclislerinde cehrî (= sesli) zikri tercih etmesi, dile getirdiği hikmetlerinin zikir toplantılarında mürîdler tarafından koro halinde, cezbe oluşturacak tarzda okunmasına izin vermesi tebliğ yöntemi olarak halkı etkilemeyi hedeflediği söylenebilir.

Bu yüzden, İslâm’ın zâhirî ve bâtınî bütün bilgilerine hâkim olan Arabça ve Farsça’yı çok iyi bilen bir âlim olarak Ahmed Yesevî, İran kültürü etkisinde kalan başka Türkistanlı sûfîler gibi Farsça ile yazmaktansa, Türklere kolayca anlayabilecekleri ana dilleri ile, Türkçe hitab etmeyi tercih etti. Yûsuf Hemedânî’den tevarüs ettiği sülûk adâbını Arabça, Farsça bilmeyen Türk dervîşlerine anlatmak için, yine Türk¬ halk edebiyatından örnek alınmış basit kalıplarla, daha sonra diğer manzumelerden ayırt edilmeleri için ‘hikmet’ olarak tanımlanacak ahlâkî ve tasavvufî şiirler yazdı. Özellikle uzlete çekildiği çilehanesinde halka İslâm’ın esaslarını, şeriat hükümlerini, tarîkatının adâb-erkânını öğretmek gayesiyle sâde ve samimî bir dille şiirlerini söylemiş ve yanındaki dervîşleri bunları yazıya dökmüşlerdir.

Yesevî dergâhındaki coşkulu zikir halkasında yer alan mürîdlerden, pek azının isimleri bilinmektedir. Ahmed Yesevî’nin ilk halifesi ve Arslan Baba’nın oğlu olan Mansûr Ata, Süleyman Hakîm Ata, Sûfî Muhammed Dânîşmend, Şeref Ata, Zengî Ata, Seyyîd Ata, Baba Mâçin, İsmail Ata, Süleyman Gaznevî, Seyyîd Mansûr Kaşıktıraş, … gibi namlı halefleri yanında adları o kadar bilinmeyen mürşîdler de hayırlı halefler olarak her yerde Ahmed Yesevî’nin belirlediği kurallar doğrultusunda bir irşad faaliyetini sürdürdüler. Bu isimler de bugüne kadar ulaşabilmelerini Safîyyüddîn Orun-Koylakî, Sultan Ahmed Hazînî gibi gayretli Yesevî dervîşlerinin yazdıkları eserlerde isimlerinin anılmasına borçludurlar.

DİPNOTLAR:

[1] Ferîdüddîn Attâr (1136-1221), Mantıku’t-Tayr kitabında Türkler’in efsânevî pîri olarak “Pîr-i Türkistan” diye tanımladığı Ahmed Yesevî’yi işaret etmesi zamanın iletişim imkânları göz önüne alınırsa oldukça önemlidir. Yesevî’nin hayatının son dönemini geçirdiği Türkistan’a hiç gitmemiş olan Attâr’ın işareti, vefatından daha yüz yıl bile geçmeden Hazret Sultan Yesevî’nin tasavvuf dünyasında ulaştığı şöhretin bir göstergesidir. Söz konusu beyit şöyledir.
Pîr-i Türkistan kendinden haber verdi
Dedi ki: "En çok iki şeyi severim…" 
Ferîdüddîn Attâr, Mantıku't-Tayr, Çev. Yaşar Keçeli, Kırkambar Yay., İstanbul, 1998, s. 227-228.

[2] Alî-şîr Nevâi, Nesâyimu’l-Mahabbe min Şemâyimi’l-Fütüvve, (Haz. Kemal Eraslan, I-Metin), Türk Dil Kurumu Yay., Ankara, 1996, s.383.

[3] Safi, Mevlana Ali İbn Hüseyn, Reşâhât min Aynül-Hayat, Yay. Haz., Necip Fazıl Kısakürek, Âlem Yay., 4. Baskı, İstanbul, 1998, s.11.

[4] Şuşud,  Hasan Lütfi, İslam Tasavvufunda Hâcegân Hanedânı, İstanbul, 1958, s.12.

[5] Orun-Koylakî Safiyyüddin, Neseb-nâme (Haz. A.K. Müminov, Z.Z. Candarbekov), Türkistan 1992. s.40-42.

[6] Alî-şîr Nevâi, Nesâyimu’l-Mahabbe min Şemâyimi’l-Fütüvve, s. 440-441.

[7] Tosun, Necdet, Bahâeddin Nakşbend, İnsan yay., İstanbul, 2002, s.100.

[8] Köprülü, M. Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, DİB Yay., Ankara, 1966, s. 114.

[9] Tosun, Necdet, “Yesevîyye”, DİA.
Paylaş: